• YAZ SICAKLARINA İLAÇ: İSKANDİNAVYA SERİNLİĞİ

Mesleğim gereği yıllardır Türkiye’nin ve dünyanın birçok köşesini gezer dururum. Gezme tutkusu bende mesleki zorunluluktan çok önce bilinçli bir seçim ve ihtiyaç, zaten bu yüzden bu meslekteyim. Tıpkı Evliya Çelebi’nin rüyasında Hz. Muhammed’e yanlışlıkla “Seyahat ya Resulullah” demesi gibi, ben de yaşamımın başlarında bir yerde bu dürtüyü tetikleyen bir şeyler yapmış olmalıyım…Kesin olarak bildiğim bir şey varsa, o da gezme tutkumu genlerimde taşıdığım, zira rahmetli sevgili babam, avukatlık gibi yoğun ve stresli bir mesleğin yanı sıra, 73 yıllık ömrüne neredeyse dünyanın 4 bucağını gezmeyi sığdırmış, bununla da kalmayıp, gezi anılarını kitaplaştırıp, Türkiye’nin ilk elle tutulur gezi-anı kitaplarından birini yazmış bir seyyahtı. Ben de gerekli genleri devralmış olmanın yanı sıra, ilk pratik uygulamaları daha çocuk denecek yaşlarda  kendisiyle yapmıştım. O gün bu gündür yaptığım sayısız geziler beni Hindistan’dan Küba’ya, Mısır’dan Rusya’ya birçok yere götürdü. Avrupa’da görmediğim tek köşe olarak kalmış olan İskandinavya, uzun süredir içimdeki seyyahı dürtüp duruyor, habire onu taciz ediyordu. Son dört yılımın büyük kısmını, Uğurlu Konakları’mızın restorasyonu ve hizmete açılması için Kastamonu’da geçirdiğimden, uzun soluklu gezilere çıkamamış, kısa kaçamaklarla yetinmiştim. Bu yaz bu makus talihi yenmeye karar verdim ve  bu yıl 18 yaşını dolduran kızımla birlikte uzun ve kapsamlı bir Baltık ve İskandinav ülkeleri turu planladık ve Temmuz başı THY uçağına atladığımız gibi soluğu serin Baltık ülkesi Letonya’nın başkenti Riga’da aldık. Sonrası 13 gün boyunca uçakla, trenle, feribotla, kruvaziyer gemileriyle, hatta bisikletle katedilen uzun bir rotaydı. Özellikle Türkiye’nin kah sıcaktan kavrulduğu, kah sellerle yıkıldığı bir döneme rastlayan ve 18-25 dereceler arasında, hemen hiç yağışsız, pırıl pırıl bir havada geçen bu keyifli geziden birkaç notu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Baltık başkentleri: Riga-Talinn
 
Baltık denizi kıyısındaki 3 küçük eski Sovyet Cumhuriyeti, Estonya, Letonya, Litvanya, 70 küsur yıllık Sovyet geçmişlerini, 1990’lı yılların başında geride bırakıp, bağımsız devletlere dönüşmelerinin ve Avrupa devletlerinin desteğinin hızlandırdığı bir süreçle AB’ye girmelerinin ardından, turizmde ciddi adımlar atmışlar. Ekonomide Ruslar’ın hakimiyetinin hala sürdüğünü gözlemlemek mümkün. Büyük mağazaların, işyerlerinin patronları hep Rus. Bağımsızlıktan sonra kendi kültürlerini ön plana çıkarmaya özen gösteren Baltık halkları, başlarda ekonomik hakimiyetine tepki gösterdikleri Ruslarla uyum içinde yaşamaya alışmışlar. Ve turizmde çok doğru bir şeyi yapıyorlar:  kendi tarihlerini ve kültürel değerlerini, turistik değerlere dönüştürüp sunuyorlar. Biz 3 Baltık ülkesinden, Estonya ve Letonya’yı gördük. Başkentleri Riga ve Talinn, birbirinden şirin, biblo gibi şehirler. Her ikisinde de 1300’lerden günümüze yapılar görmek mümkün. Riga, Baltık denizine bir akarsuyla bağlanan bir liman kenti. Tarih kokan sokaklar, ansızın küçük meydanlara açılıyor. Meydanlarda kah kafeler, kah sokak sanatçıları, kah açıkhava pazarları, insanın başını döndürüyor. Her yer cıvıl cıvıl. Baltık ülkelerinin ortak havayolu Air Baltic bizi bir saate Riga’dan Estonya’nın başkenti Talinn’e ulaştırıveriyor. Yıllardır ilk kez bindiğim bu pervaneli uçak, bu ülkeler arasında adata dolmuş gibi kullanılıyor. (darısı Kastamonu’nun başına) Estonyanın başkenti Talinn, canlı bir tarih müzesi gibi. Her yerde karşınıza çıkan Ortaçağ kıyafetleri içinde genç kızlar ve erkekler, kah restoranda size hizmet ediyor, kah bir dükkanda satış yapıyor, kah şehir meydanında bir ateş gösterisi yapıyor. Sanki bir tarihi filmin setine girmiş gibiyiz. Bu renkli şehre tam da doyamadan rotayı Finlandiya’ya doğrultuyoruz.
Helsinki: Uykusuz geceler başlıyor
 
Sanki İDO feribotuna bindik. Orta boy bir feribotla 2 saatte ülke değiştiriyoruz. Çay-kahve-çikolata derken bir bakmışız Finlandiya’nın başkenti Helsinki’deyiz. Başka bir deyişle NOKIA’nın başkenti de diyebiliriz. Gerçekten sanki burası NOKIA’nın mabedi gibi, adım başı mağazalar ve hizmet noktaları var. Ama tabii Helsinki başlı başına muhteşem bir şehir. Geniş ve uzun bulvarlar, görkemli tarihi binalar, devasa katedraller ve tabii beyaz geceler… Gece olgusunun sadece 2-3 saat süren bir koyu mavilik demek olduğu bu enlemde, biz Türkler için uykusuzluk başlıyor, gece-gündüz birbirine karışıyor.
Helsinki denizle iç içe bir şehir, adalar her yanı sarmış, hayat adeta su sathına yayılmış. Burada da Rus sermayesi zenginliğini gözler önüne seriyor. Rehberimiz yanından geçtiğimiz kocaman adaları gösterip, “şu ada falanca Rus zengininin sevgilisine hediyesi” diyebiliyor. Buna karşılık Finlandiyalılar, mütevazı tekneleriyle, ünlü Fin çamlarından yapılmış orta boy kütük evleriyle çok daha sade bir yaşam çizgisi sergiliyorlar. Dikkat çeken bir şey: çok sempatik ve cana yakınlar ve bize çok sıcak geliyorlar. Fince de Türkçe’ye yakın geliyor kulağa. Tüm bunlara şaşmamak lazım, zira Türklerle Finliler, Orta Asya’dan uzak akrabalar, dillerimiz de aynı dil grubundan, yani köken aynı. Helsinki’den sonra rotamız gerçek İskandinavya, yani İsveç, Norveç, Danimarka: Vikinglerin ülkesi. Bu kez deniz yolu çok daha uzun, 16,5 saatlik gemi yolculuğu yapacağız. Şehri kuşatan birçok limandan birine gidiyoruz ve devasa kruvaziyer gemimize biniyoruz. Bu gemi, bizim Karaköy limanına yanaşanların benzeri, 13 katlı, içinde yok yok: sayısız restoranlar, barlar, diskotek, kafeler, marketler, duty free shop’lar, oyun salonları, hatta kumarhane!! Gemi kalkar kalmaz gümrüksüz alışveriş mağazalarında yoğun bir alışveriş ve kumarhanede hareket başlıyor. Bu yol aldığımız süre boyu, yani tüm gece sürüyor. Zaten doğru dürüst gece de olmadığı için, hoş bir mavi yarı-aydınlıkta herkes cin çarpmış gibi dolaşıp duruyor, uyku muyku hak getire…
Biz de yarı uykusuz halde sabah Stockholm limanına yanaşıp, İsveç maceramıza başlıyoruz.
Stockholm: Kuzeyin Venediği
 
Denizle bu kadar zarafetle iç içe geçmiş, denizin bu kadar dantelimsi bir biçimde şekillendirdiği ve uyumlu bir birliktelik kurduğu az şehir gördüm. Güneyde Venedik var tabii. Ama orada her yer o kadar “su” ki, yaşam adeta biraz  eziyet haline geliyor, neredeyse kuru alan yok gibi. Oysa Stockholm’de kara-su dengesi muhteşem kurulmuş. Bu özelliğiyle bu şehir hemen kalbimi kazanıveriyor ve gezip gördüğüm tüm kentler içinde en çok beğendiklerimin başına geçiveriyor. Şehir, on dört kadar adanın birbirine köprülerle bağlanmasıyla oluşmuş.
Kentin mutlaka görülmesi gereken bölgesi, Eski Şehir “Gamla Stan”. Yeni kesimden kısa bir yürüyüşle ulaşılan bir yarımada üzerinde yer alan bu bölge, büyük ölçüde yayalaştırılmış. Eski şehrin dar ve birbirini kesen sokaklarını adımlayarak gezerken, karşınıza kah bir katedral, kah 300-400 yıllık binalar, kah görkemli heykeller ve sanat eserleri çıkıyor. Yapılar ve anıtlar titizlikle korunmuş ve onarılmış. Gözü bozan, uyumsuz hiçbir şey yok. Havanın da güzel olması geziyi daha zevkli hale getiriyor. Bütün Güney Avrupa buraya akmış sanki. Etraf turist kaynıyor. Stockholm’de ister kendinizi tarih kokan sokakların çekiciliğine bırakın ve saatlerce gezinin, ister sayısız müze, sanat galerisi ve kiliseyi gezip görün. Ama bu sular tarafından kuşatılmış kenti her yönden görebileceğiniz tekne turunu mutlaka yapmak gerekiyor.
Gerek İsveç’te, gerekse bu gezide gördüğümüz tüm Kuzey Avrupa ülkelerinde bizi en çok etkileyen temel özelliklerden biri şu: Her yerde Ortaçağ’dan günümüze kadar hemen hemen kesintisiz gelen muhteşem bir mimari miras var ve bu miras önce devlet politikası eliyle, sonra da bizzat yurttaşlar tarafından titizlikle korunuyor. Tüm kentleşme, yapılaşma, trafik, hasılı modern yaşamın tüm gereksinimleri, kültürel, mimari ve doğal mirası korumak üzerine kurulmuş ve bu ülkeler bu tavrın ödülünü fazlasıyla alıyorlar. Tüm dünya, bu ülkelere, tarihsel ve doğal zenginliklerini ve bozulmamış güzelliklerini görmeye gidiyor. İsveç’te hafızamıza kazınan bir başka ayrıntı da, İsveçlilerin büyük saygı gösterdikleri ve siyasi işlevinden daha çok, ulusal bir simge olarak benimsenen kraliyet ailesinin ve güzel prenses Victoria’nın, kapitalizmin mantığına ve ticari zekaya yenik düşmüş görünen evlilik hikayesi. Güzel prensesin ve yakışıklı spor hocası eşinin evlilik görüntüleriyle süslü hediyelik objeler, kapış kapış gidiyor.

Vikinglerin vatanı, fyordlar ve buzullar ülkesi: Norveç

 İskandinavya kocaman bir yarımada ve biz Baltık ve İskandinavya’da 2 haftaya 6 ülke sığdırmak gibi zorlu bir işe girişince, arada uçmak da zorunlu oluyor. Stockholm’den bindiğimiz SAS havayolları uçağı ( bu kez kocaman ve tıka basa dolu bir uçak) bizi Oslo aktarmasıyla Batı Norveç’in şiirsel liman ve balıkçı kenti Bergen’e konduruveriyor. Bergen, sivri çatılı tipik ahşap evleri,  balıkçı tekneleri ve sayısız bar ve enfes restoranlarıyla tam bir turist cenneti. Bizim için ise önemi, asıl yapmak istediğimiz fyord turlarımız için başlangıç noktası olması. Varışımızın ertesi günü Bergen’den kalkan sayısız fyord turu teknelerinden birine binip, soluğu Norveç’in en uzun ( 208 km ) fyordu olan Sognefyord’da alıyoruz. Bundan sonraki üç günümüz, bu bölgede, farklı fyord kolları arasında ve bunların kıyısında yer alan küçük ve şirin yerleşimlerde kah yürüyerek, kah bisikletle, kah küçük teknelerle veya trenle yaptığımız kısa gezilerle geçiyor. Fyord denen coğrafi oluşum, buz çağında donan suların oluşturduğu buzulların, deniz kıyısındaki dar vadileri derinlemesine oyarak aşındırmasının ardından, havaların ısınmasıyla birlikte erimesi ve bu yarıkları doldurarak, kıyılardan yüzlerce km. içerilere uzanan dar ve derin koylar oluşturmasından ibaret. Dünyada sadece Norveç’e özgü olan bu oluşumlar, kendi coğrafi özelliklerini, flora-faunasını ve ekosistemlerini barındırıyor. Yer yer 200 km ve üstüne çıkan uzunluğuyla, yüzlerce metreye varabilen derinlikleriyle ve denize dimdik inen ve en yüksek olanında 1400 metreye varan kıyılarıyla, yeşille mavinin kucaklaştığı, gizemli ve en etkileyicisi, alabildiğine ıssız bir dünya burası. Bir fyordun içine girdiğinizde, dünyadan kopup gidiyorsunuz.
Kıyıya yanaştıktan sonra ister yürüyerek tepelere tırmanın, ister kıyıdaki kasabadan bir bisiklet ya da kano kiralayıp gezi yapın, size kalmış. Kışın sadece birkaç yüz kişinin yaşadığı bu küçük yerleşimlere, yaz aylarında dünyanın her yerinden turist geliyor. Biz de fyordların keyfini, kiraladığımız bisikletlerle gezerek, uzun yürüyüşler yaparak çıkarıyoruz ve burada da bir Türk turist grubuna rastlıyoruz, bir kez daha görüyoruz ki, Türkler her yerde!!
Fyordlardan dönüşümüz, dağlar arasında kıvrılarak katedilen muhteşem bir tren yolculuğuyla oluyor. Ve yine bir uçak yolculuğuyla kendimizi Norveç’in başkenti Oslo’da buluyoruz. Toplam nüfusu beş milyonun altında olan bu ülkenin başkenti de adeta minyatür bir kent. Rahatlıkla yürüyerek gezebilirsiniz. Parlamento şehrin en civcivli merkezinde, hiçbir özel koruma, önlem yok. Çevresindeki parkta bütün gün turistler ve gençler serilip yatıyorlar. Bizim parlamentomuza ve resmi kurumlarımıza hangi güvenlik aşamalarıyla girildiğini ve düşünerek gülümsüyoruz. Keza kralın sarayı da hemen yakında güzel bir parkın içinde yer alıyor. İsveç, Norveç, Danimarka, diğer bazı gelişmiş Avrupa ülkeleri gibi, hala kalıtsal monarşilerini kaldırmamış olmakla beraber, kral ya da kraliçenin yetkileri, sadece simgesel bir güce dönüşmüş durumda ve bu ülkeler aslında dünyanın en gelişmiş parlamenter demokrasileri ve sosyal devletleri. Özellikle İsveç ve Norveç’in sosyal toplum modeli ve halkın genel refah düzeyi, bizler gibi gelişmekte olan ülkeleri kıskandıracak düzeyde. Örneğin Norveç’te en düşük işçi geliri 3200 Euro ve ortalama yıllık kişi başı gelir 50.000 Dolar civarında. Üstelik bu küçük ülke, 1972‘de yaptığı referandumla, AB’ye girmeyi de reddetmiş ve kendi gücüyle kalkınarak, dünyanın en müreffeh ülkelerinden biri olmuş. Ülkenin başlıca geçim kaynakları, Kuzey Denizinde çıkan petrol, balıkçılık, tarım ve turizm. Bu ülkelerde yaşamanın en büyük dezavantajı ise, 6 ay süren ve günün 20 saate yakın süresinin karanlık olduğu kış mevsimi. Bu nedenden dolayı, insanlarda psikolojik bozuklukların ve intiharların çok sık görülmesi ciddi bir vakıa. Bu sonuncu nedenle de örneğin otellerde hiçbir pencere açılmıyor ve sürekli havalandırma çalışıyor…Buna rağmen insanlar çok cana yakın, sevecen ve yardımsever. Sokakta, asansörde herkes birbirine gülümsüyor ve selam veriyor. Bu selam işine kızım şöyle esprili bir yorum yapıyor: “Anne ben de sokakta herkese selam vermeye alıştım, bunu Türkiye’de de yapsam, acaba ne olur?” Ne diyebilirim, “ Sen sen ol, ağır dur kızım, yanlış manlış anlarlar” diyorum !!
Oslo’ya ilişkin son bir not: Etnoğrafya müzesinin açık hava kısmında, bizim Doğa-Kültür köyümüzün çok daha büyük ölçeklisini, tamamen korunmuş gerçek bir Norveç köyünü görüyor ve ahşap mimarinin, Kastamonu kırsal mimarisiyle benzerliği karşısında şaşkınlığa düşüyorum ( çantı evler ve serenderler neredeyse bire bir aynı !!)
Son durak: Kopenhag
 
Oslo limanında bizi bekleyen kruvaziyer gemimizle yine 16,5 saatlik bir yolculuk yapıyoruz. Kuzey Denizi’ni güneye doğru katederek, üstelik bu sefer ilkinin aksine bir hayli de sallanarak, ertesi sabah Danimarka’nın canlı başkenti Kopenhag’a varıyoruz. Aynı günün akşamı İstanbul’a uçacağımız için, Kopenhag’daki turistliğimiz çok yoğun ve hızlı geçiyor. Şehrin simgesi olan Küçük Deniz Kızı heykelini, Çin’de fuarda olduğu için maalesef göremiyoruz. Kopenhag, bizim AB bağlamında “Kopenhag kriterleri” vesilesiyle sıkça adını duyduğumuz, gerçekten de AB’nin önemli duraklarından biri olan bir kent. Danimarka ise, sadece Konya kadar yüzölçümü ve beş milyonluk nüfusuyla, diğer İskandinav ülkeleri gibi, zengin ve müreffeh. Burada Türk misafir işçilerin varlığı kendini daha yoğun gösteriyor. Türk dönercileri her yerde, hatta 2 haftadan sonra ilk defa Türk malı şişe su içmek bile nasip oluyor (markası bizde saklı kalsın) Kopenhag çok hareketli bir kültür, turizm, alışveriş ve eğlence merkezi. Ünlü Tivoli bahçeleri ve eğlence merkezi,  tüm dünyadan gelen turistleri eğlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda para da basıyor. Son alışverişlerimizi de yaptıktan sonra artık yurda dönmeye hazırız.

Vee nihayet, THY’nin akşam uçağı bizi üç saatte İstanbul’a ulaştırıyor. 22-23 derecelerden sonra İstanbul’un dehşet sıcağı ve havadaki nem bizi şoka uğratsa da, her şeye rağmen memlekete dönmekten mutluyuz, geriye kalan ise hoş anılar……

 

 İstanbul, 2009